Okuma Süresi: 2 Dakika
yazmak meselesi

Yazın yağan kar taneleri gördünüz mü hiç? Bulutlarla perdelenmiş gökyüzünde, sıcacık ışıkların sessiz bir kovalamaca içerisindeki kristallerle dans ettiğini fark ettiniz mi ya da?

Peki, hiç umursadınız mı niçin dans eder o kar taneleri? Tahayyül etmenin sınırlarını zorlayacak şekilde, doğa kanunlarına baş kaldırırcasına, niçin ait olduğu mevsimde serpiştirmez soğuk serzenişlerini?

Nasıl ki yağmurun hiçbir zaman üzerine yağmadığı bir toprak parçası kupkuru ve verimsiz olur; tutku ile, haz ile beslenmeyen pespaye bir ruh parçası da aynı şekilde kupkuru bir hayat ile sarmalanmıştır yaşamın nezdinde.

Bu nedenledir ki; insanoğlu ancak tutkularıyla var olabilir. Yaşamak demek zaten bir tutku meselesidir.

Sevgiye duyulan tutku... Sevgiliye hissedilen tutku... Güzelliklerden alınan haz... Mutluluğun getirdiği keyif... Duygularını aktarabilmenin verdiği sevinç... 

Ya şu an bembeyaz bir sayfayı kendi kalemimden dökülen düşüncelerle doldurabiliyor olmanın, yazıyor olmanın hissettirdikleri?...

Mutluluğu ya da tam tersi mutsuzluğu, sevinci kapkara gölgeleyen hüznü, kederi unutturabilen hayalleri, kör kuyulara ucuna bir taş bağlanarak atılan herkesten gizli duyguları bir yazma; sadece yazma eylemine dönüştürme öyküsü değildir nedir bu?...

Bazen yazın yağan o olasılıksız karları anlatma fikriyle başlar her şey... Güzellikler yaratmak kaygısı, olmayan şeyleri oldurma isteği, imkansızı mümkün kılma hayalleri vardır paragrafların haz içerisinde soluk alıp verirken kıvranan ilk cümlelerinde.

Peki, ilk cümleler yeterli midir sadece yazmak için?

Yazmak istediği zaman, istediği taktirde yazar insanoğlu çoğu zaman... Çünkü sadece yazmak yetmez. O emektar kalemi ele almak yeterli gelmez, kırık dökük ucunda birikmişler olmadıkça, tutku kalmadıkça...

Tutkunun kapıları aralanmalıdır. Tutku derecesinde istemek, mevsim yazmak olmadığında bile yazmak istemek; onu solumak, onsuz soluk alamamak gerekmektedir.

Kapılar aralandığı vakit, çok tanıdık bir misafiri ağırlar gibi içeri buyur edersiniz zaten onu. Yeri de bellidir, kendi bulur yerini. Kalbin gizli saklı buhranlarının, kendini bile korkutan karamsarlıklarının, bitmek tükenmek bilmeyen heyecan ve de hezeyanlarının hemen yanı başındaki koltuğuna kuruluverir. 

Yağmurlar yağar ruh parçasından içeri. Yazdıkça yağar yağmurlar. Okudukça aralanan sır perdesi gibi, yazdıkça geliştirir o aralık kapıdan içeri aldığınız tutku sizi.

İşte o zaman, öyle de bir fark edersiniz ki hayaller yumağının içerisindeki kar tanelerini...

İlkbaharın ilk bakışlarında soğuk bir ayaz, yazın tatminkar sıcaklığında buz gibi kar küreleri, sonbaharın huzurlu kucağında tatlı bir meltem, kışın dur durak bilmez soğuğunda ateşten bir kor olur yazmak meselesi...

Not: Bir hafta kadar bir süre için tatilde olacağım. Çok fazla uğrayamayacağım buralara. O yüzden, yazılarımdan esirgemediğiniz yorumlarınızı bir süre cevaplayamayabilirim...

Esen kalın, değerli dostlarım...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 4 Dakika
Kurgu dünyası film incelemesi

Cem Yılmaz'ın son filmi Arif V 216 geçtiğimiz hafta kendinden bolca söz ettirerek sinema salonlarında gösterime girdi. G.O.R.A ve A.R.O.G filmlerinin ardından serinin üçüncü filmi olarak çekilen Arif V 216, hayranları tarafından aylardır merakla bekleniyordu.

Baş rollerinde ise, tabii ki Cem Yılmaz ve Ozan Güven var. "Muhteşem Yüzyıl" ve "Fi" dizilerinde ses getiren roller canlandırarak belirli bir hayran kitlesi edinmiş olan Ozan Güven kabul etmek gerekir ki, 216 rolü için biraz yaşlanmış. 13 yıl öncesinde G.O.R.A 'da bürünmüş olduğu makyaj ile bugünkü şartlardaki makyajı birebir aynıydı ama yine de "Robotlar bile yaşlanıyormuş demek ki..." dedirtti bana içimden.

Filmin kadrosuna, G.O.R.A ve A.R.O.G 'da da rol almış Özkan Uğur, Özge Özberk ile Zafer Algöz gibi ünlü oyuncuların yanı sıra yeni karakterler ve isimler de dahil olmuş durumdaydı. Farah Zeynep Abdullah (Ajda Pekkan), Seda Bakan (Pembe Şeker), Mert Fırat (Sadri Alışık), Kerem Alışık, Çağlar Çorumlu (Zeki Müren), Mustafa Sandal, Murat Arkın (Cüneyt Arkın); bu isimlerden sadece bazıları... Cüneyt Arkın'ı canlandıran Murat Arkın'ın da babasına gerçekten de çok fazla benzediğini söylemeden geçemeyeceğim...

Özellikle üzerinde durmak istediğim bir oyuncu da var aslında tüm bu kadro içerisinde. Hayat verdiği karakter misali bir güneş bir parlayan; Çağlar Çorumlu nam-ı diğer Zeki Müren, kadraja girdiği ilk andan itibaren muhteşem bir oyunculuk sergiledi. İtiraf etmeliyim ki, tüm film boyunca izlemekten en keyif aldığım sahneler (tabii Zeki Müren'i de çok sevdiğim için) onun rol aldığı sahnelerdi...

Senaryonun, Cem Yılmaz'ın kaleminden çıktığının bilincinde, uzun yıllar hafızalarımdan silinmeyecek anlar yaşamış oldum. Zeki Müren hakkındaki bazı bölümlerin zamanında Trt belgeselinde gerçekten de yayımlanmış olduğunu öğrenince, sahnelerin gerçekçiliği de ayrı bir hoşuma gitmedi değil. Eminim filmi izleyenlerin büyük bir çoğunluğu da benim gibi düşünüyordur. Çağlar Çorumlu'nun performansı bir hayli beğenildi çünkü...

kurgu dünyası film incelemesi

Söz beğenmekten açılmışken; Arif V 216 hakkında, daha gösterime gireli neredeyse sadece bir hafta olmuşken çok şey yazıldı, çizildi. Kimileri hayal kırıklığına uğradı, kimileri de bir güldürü eserinden alabileceği en güzel hazları aldı izlerken. 

Ondan beklenildiği gibi, salt bir komedi olmadığı apaçık bir gerçek olsa da; prodüksiyon, oyunculuk ve 1960 kuşağının Yıldızlar Geçidi'ni seyircisine bu denli güzel sunabilmesi açısından bence izlemesi oldukça keyifli, çok iyi bir yerli film ortaya çıkarılmış...

Ben özellikle ikinci yarısında sürekli tebessüm ediyor ve müziklere, halimden bir hayli memnun, eşlik ediyordum. Sözünü ettiğim Yıldızlar Geçidi'nin başka oyuncular tarafından canlandırılması ile de olsa böylesi bir hikayenin içerisinde ön sırada yer almalarını seyrederken gözlerim kamaştı. Kimler yoktu ki; Zeki Müren, Filiz Akın, Cüneyt Arkın, Barış Manço, Ayhan Işık, Sadri Alışık, Ajda Pekkan... Sahneler, dekorlar, kıyafetler, müzikler... hepsi de o kadar tanıdık ve sıcaktı ki...

Spoilerlı film inceleme anlatımıma geçmeden önce şunu da söylemek isterim; Arif V 216, Cem Yılmaz'ın da belirttiği gibi, dramatik olaylardan ortaya çıkan komiklikler üzerine, geçmişi özlemle yad ederken günümüze de eleştiri getirmekten geri kalmayan, zekice işlenmiş bir mizah örneği idi, benim gözümde...

⇨ Spoiler başlıyor! ⇦

Cem Yılmaz'ın ne kadar zeki ve usta bir komedyen olduğunu elbette ki bilmeyenimiz yoktur. Yıllar geçtikçe yaşının da ona kattığı bir olgunluk ve güldürürken düşündürme eğilimi; bu son filminde de, bir komedi filmi olmasına rağmen oldukça hissediliyor.

Çok güldürmek için argoya fazlaca başvurmak yerine artık, daha çok düşündürmeye yönelik altı çizili cümleler serpiştirmekte filmlerine. Salt gülmekten ziyade, gördüklerim ve hissettiklerim doğrultusunda mutlu bir his ile sürekli tebessüm ettim diyebilirim film süresince...

kurgu dünyası film incelemesi

Filmin konusundan da biraz bahsetmem gerekecektir şu noktada sanırım:

Arif Işık isimli (Cem Yılmaz) baş karakterimiz G.O.R.A Prensesi Ceku ile evleneli yıllar geçmiş, hatta neredeyse boyuna yetişecek bir oğulları da olmuştur. Ceku ve oğlu G.O.R.A 'da hayatlarını sürdürmekte iken Arif'in de bir ayağı sürekli Dünya'dadır.

Bu sırada, ilk filmde uzaylılar tarafından kaçırıldıktan sonra çok iyi bir arkadaşlık kurduğu ikinci nesil on altıncı jenerasyon robotu 216, iade-i ziyaret mahiyetinde Dünya'ya, Arif'in yanına gelir. Pinokyo misali insan olmak istemektedir. Tabii, yıl 2017 senesidir. Irk ve mezhep çatışmalarından, soğuk düşmanlıklardan bir hayli etkilenmiş olan halk 216'yı aralarında istemez.

CIA, FBI, Mossad, MİT; sayılabilecek ne kadar istihbarat birimi var ise Arif'in kapısına dayanır. Karısının zaman makinesini kullanarak dostunu düştüğü bu cehennemden kurtarmak, onu G.O.R.A 'ya geri götürmek isteyen Arif karşısında 216'yı bulur. Robot arkadaşı geri dönmek istemez, aksine o insanlarla ne olursa olsun dost olmak ve onlar tarafından sevilmek istemektedir. Makineyi kullanarak kendisini ve Arif'i 1969 yılına, o naif İstanbul'a ışınlar.

Barındırdığı komedi unsurlarının büyük çoğunluğunun göndermeler üzerine kurulu olduğu film, Arif ve 216'dan Arif versus 216'ya yani Arif, 216'ya Karşı'ya döner; Batman V Superman şeklinde olduğu gibi.

1971 yapımı "Üç Arkadaş" filminde Hülya Koçyiğit'in canlandırdığı kör ve fakir ama gururlu genç kıza gönderme olarak seyirciye sunulan Pembe Şeker'e (Seda Bakan) hayranı olduğu Yeşilçam Sineması'nda da sıkça vuku bulduğu üzere aşık olan 216; onun gözlerini açtırmak uğruna Yeşilçam'ın klasik kötülerinden Besim (Zafer Algöz) karakteri ile iş birliği yapar. Besim, onun robot olduğunu öğrenmiştir ve 216 gibi birçok robot üreterek zenginliğine zenginlik katmak niyetindedir.

kurgu dünyası film incelemesi

216'yı fikrinden vazgeçiremeyen Arif, 2017'ye geri döner fakat bildiği, tanıdığı dünya, o eski halinden çok farklıdır. Arif ve Pembe Şeker'i (zaman makinesine kız basar yanlışlıkla) distopik, güzelim boğazının suları çekilip Kız Kulesi'nin kupkuru topraklar üzerinde çürümeyi beklediği bir İstanbul manzarası karşılar.

Bir sosyal deney nedeniyle Pembe Şeker karakterine büründüğü ve kör olmadığı anlaşılan Alev (Seda Bakan) ile Arif bu distopik gelecekte 216'yı bulurlar. Star Wars filmlerini aratmayacak ölçüde karanlık tarafa geçmiş olan 216 daha doğrusu 'Anakin Skywalker' ile karşılaşırlar. Tüm dünya o ve onun gibi robotların kontrolü altına girmiştir.

Arif, geleceğin bu şekilde olmasını engelleyebilmek için 1969'a geri döner ve asıl eğlence bu dakikadan sonra başlar.

1980 ve 90'ların daha o yıllarda henüz bestelenmemiş en hit şarkılarını (Kuzu Kuzu, Fındıkkıran, Onun Arabası Var ve daha birçok şarkı) Arif bizzat kendisi seslendirerek ülke gündemine bomba gibi düşer; Ajda Pekkan ile düet yapar, Zeki Müren'in henüz sadece tasarlanma aşamasındaki kostümlerini ondan önce giyerek onu çıldırtır, tüm gazetelere çıkar... 216'dan daha meşhur olmuştur ama tabii onun amacı robot dostunu geri kazanmaktır...

Olaylar, her sahnede daha da güldürerek temposu da gittikçe yükselerek ilerler...

kurgu dünyası film incelemesi

Eline oldukça zarif bir tabanca alıp hiç düsturunu bozmadan Arif'in peşinde, onun kıyafetlerini giyiyor olması dolayısı ile intikam almaya, muazzam kibarlıktaki Türkçesi ile ant içen bir Zeki Müren hayal edin...

Ya da, Kerem Alışık'ın Turist Ömer karakterinin esinlenildiği rolde, Sadri Alışık'ı canlandıran Mert Fırat'ın karşısına geçip o meşhur selamıyla veda ederken "Belki bir daha görüşemeyiz, baba, hakkını helal et!" dediği bu yürek burkan sahneyi...

Sadri Alışık'ın Turist Ömer tiplemesini gerçek bir kişiden esinlenerek oluşturduğu ve filmlerdeki şapkasını da aynı kişiden o zamanki parayla 2,5 liraya aldığı bilinmektedir...

Arif V 216'da yer alan göndermeler o kadar çok ki; Shining'ten Watchmen'e, Blade Runner'dan Çöpçüler Kralı'na, Elvis Presley'den Banker Bilo'ya, X Men'den Tchaikovsky'e... saymakla bitirilemeyecek kadar çok gönderme var film süresince.

Tabii en çok sevilen göndermeler de 1960'lı ve 70'li yılları bizzat yaşayıp da bu filmi izlerken o günleri hatırlayabilenler için... naif İstanbul'u ve naif halkını...naif bir Türkiye'yi...

Eğer sadece gülmek değil, aynı zamanda gayet güzel de bir Türk filmi izlemek istiyorsanız, Cem Yılmaz'ın Deadpool'a gönderme yaparak "4. Duvar'ı" yıktığı (hikayede yer alan karakterin, tüm olayların bir kurgudan ibaret olduğunun bilincinde olup bunu seyirciye hatırlatması durumu) bu son güldürüsü Arif V 216 'ya gidiniz ve izleyiniz, efendim...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 3 Dakika
mim - kurgu dünyası

Yeni yılın soğuk ve karanlık şu ilk günlerinde, daha henüz yere dünyamızı bembeyaz örtüsü ile kaplayabilecek kadar kar taneleri düşmemişken sevgili Esseve Rin'in şuradan ve de şuradan ulaşabileceğiniz iki yazısında da mimlenmiş bulunmaktayım 😊

Etkinliği başlatan arkadaşımız Elena'nın yazısını da buraya bırakıyorum...

Öykümün 4. bölümünü tüm kısımları ile hazır yayımlamışken,  benim ve bloğum için oldukça fayda sağlayabilecek bu yazıyı paylaşmanın vakti gelmişti.

Aslında neredeyse bir yıl bile olmadı bir 'blogger' olalı. Geçtiğimiz Nisan ayının parlak bir bahar gününde ( 11.04.2017 ) ilk yazım; ilk film incelemem 'Rogue: One' ile şu anki temamdan çok farklı şekillerde sayfamın kapılarını aralamıştım. Çok daha öncesinde ingilizce bir blog yazmaya çalışmış ama kendimi yalnız hissettiğim için bırakmıştım...

Kapı aralanmıştı aralanmasına da kuş uçmuyor kervan geçmiyordu. Sessizliğin hüküm sürdüğü o günlerde bir süre daha yazılarımı hevesle paylaşmaya devam etmiş ve yaz aylarının yaklaşması ile birlikte iki ay öncesine kadar ara vermiştim. Aradan ziyade daha çok 'ben sanırım beceremedim bu işi' diyordum içimden. Sonra 2017'nin rüzgarlı ve yine bugün gibi karanlık Kasım ayının başlarında 'ne yapıp edip becereceğim bu işi' diyerek bloggerlığın arka mutfağını araştırmaya ve takibe aldığım tüm blogları gözlemlemeye başladım. 12 Kasım 2017'de 'Thor: Ragnarok' yazımı blog sayfamda yayımladığımda artık ne yapmam gerektiğini biliyordum 😉

kurgu dünyası - gif

Sözün özü; 2017'ye baktığımda 'ne olursa olsun' deyip inat eden bir Feride ve Kurgu Dünyası görüyorum. Bu şekilde bir giriş yapmak istedim çünkü blog yazı sayım epey bir az görünecektir, sebebini bu şekilde açıklamak istedim...

Şimdi gelelim benim istatistiklerime...

Bloğumu açarken önceliğim film ve dizi incelemeleri olduğu için;

İzlenilen film sayısı: 148

İzlenilen dizi sayısı: 32

Okunulan kitap sayısı: 9

Blogda paylaşılan yazı sayısı: 27

Kendi yorumlarımı hariç tuttuğumda bloğa yapılan toplam yorum sayısı: 171

Bloğun toplam görüntülenme sayısı: 11.200

En çok görüntülenen blog yayını: Masum Dizi İncelemesi (Final) 1390 görüntülenme

Instagram'da paylaşılan fotoğraf sayısı: 27

Blog takipçileri sayısı: 96

kurgu dünyası - kitap

Genel olarak izlediğim film ve dizi sayısından memnun olsam da sanırım biraz daha Türk yapımlarına yönelsem bu yıl biraz daha iyi olacak hem kendim hem de bloğum açısından. Sadece tek bir yöne odaklanmak yerine daha homojen bir liste oluşturmak istiyorum. Ve kesinlikle daha çok kitap okumak istiyorum bu yıl, kitap okuma etkinliklerine katılmamın en büyük sebebi de bu. Programlamadığım sürece spontane bir şekilde okuyamıyorum son yıllarda. Film ve dizileri de programlı izlediğim için 'terazi' dengede duruyor sanırım 😅

Geri kalan istatistikler de neredeyse son iki aya ait diyebilirim. Son iki ayımdan ben oldukça memnunum, her gün yazı girebileceğimi düşünmüyorum çünkü uzun analizler yapıyorum ya da öykü yayımlıyorum... 

Artık bloğun teması ile de çok uğraşmıyorum çünkü içime sinen bir görüntü ve düzen oluşturmuş durumdayım. Pembeye kaçan renkleri çok sevmesem de, görüntü olarak temanın ana rengi olan bu tatlı yavruağzı-pembe; mavi, sarı, yeşil, gri ya da diğer soğuk renklerden daha iyi durdu... Emin olabilirsiniz 😂

Şu günlerde daha çok Seo ve siteyi yapılandırmalarla vakit harcıyorum... elimden geldiğince 😆
kurgu dünyası - 2018

Peki 2018 hedeflerim, beklentilerim, planlarım?

Bu yıl çok farklı bir döneme gireceğim; uzun süredir devam eden bir birlikteliğin geleneksel basamaklarını tırmanıyor olacağım önümüzdeki yaz aylarında...

En güzel planlamalardan birinin heyecan dolu kavşağında beklerken belki bu yıl, 'o yıl' olur ve bir kitap çıkarabilirim. İçime sindiği şekilde; kırpılmadan ve bana özgün haliyle...

Daha çok kitap okumak istediğim bir yıla da giriş yapmış bulunmaktayım. Yine o 20'li yaşlarımın başındaki halim gibi çok okumak, bana yazmayı aşılayan kitaplarımla daha çok buluşmak istiyorum. Tüm günün sadece kitap okuyarak bittiği, saate bakarken zamanın nasıl da hızlıca akıp geçtiğine hayret ettiğim o zamanları tekrar yaşamak istiyorum... 

Başlangıç olarak bu sene için kendime 50 adet kitap okuma sayısı belirlemek yerinde olur diye düşünüyorum. 

Dizi izleme sayımı biraz daha arttırabilir ve kendimi filmleri de kapsayacak şekilde Türk yapımlarına yönlendirebilirim. 

Her ay en az bir film ve dizi analizi yapmak niyetindeyim. Şu ana kadar kitap analizlerine yer vermediğim bloğumda, bu yıl kitap analizleri de yapmak istiyorum; kitabın alt metni, imgeleri, tarihi arka planı, yazarının anlatım üzerindeki izleri şeklinde...

Blog sayısı olarak her ay aşağı yukarı 10 özgün içerik hazırlayarak yılın sonunu en az 100 yazı ile kapatmak istiyorum...

Blog hakkındaki rakamsal hedeflerim arasında; toplam 100.000 görüntülenmeye ulaşmak, 100 takipçi daha edinmek de var... ( bkz: ölü ozanlar derneği ) 

Öykülerimi yayımlarken içlerinden bazılarına, çok sevdiğim Müjde Dural'dan esinlendiğim üzere kendi çizimlerimle de katkı sağlamak istiyorum. Şimdiye kadar sadece bir çizim paylaştım ve bu sayıyı arttırmayı umut ediyorum.

kurgu dünyası - gif

Yağlı boya tablolarımı bloğum üzerinden sergilemek ve bu yıl, bu yeteneğimle ilgili daha çok çalışmak istiyorum... Özellikle Gündoğan ve Ayperi'nin ( öykümün baş karakterleri ) tablo üzerinde yağlı boya çalışmasını yapmak istiyorum...

Çok mu fazla şey istedim acaba? 😇

Bu yazıyı okuyan herkesi mime davet ediyorum.
Geleneğin gerektirdiği üzere de özel olarak davet ettiklerim;


Aslında aklımda daha çok isim var ama, blog konuları arasında 'MİM' yapmak isterler mi bilemediğimden davetiye listemi bu şekilde belirledim 😊

kurgu dünyası - gif

Herkese mutlu ve beklentilerin, planların gerçekleştiği huzurlu bir yıl dilerim ❤

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 9 Dakika

4. Bölüm - 2. Kısım

İLK GÜN İLK TEMAS

Konağa, iki suçlu çocuk gibi parmaklarının uçlarına basarak girdiler. Geceden daha karanlık ve ona yabancı bir yerde odasını bulmaya çalışmak, Ayperi’yi oldukça rahatsız etti. Ama her şeye rağmen gülümseyerek yanındaki erkeği durdurdu. Karanlıktaki tek ışık, ikisinin gözleriydi:

“Çok güzel ve unutulmaz bir geceydi. Lakin, yarın okula gidebilmem için odamı bulmam gerekiyor. Bana yardım edebilir misin, kuzen?”

Gündoğan başını ‘evet’ anlamında salladı: “Beni takip et.”

“Çok siyah, değil mi? Hiç ışık yok. Sen odamın nerede olduğunu biliyor musun?”

Gündoğan’ın sesi terasta yankılandı:

“Hepimizin odası üçüncü katta. Yani, sen benden yardım istemesen de, kendi odama çıkmak için zaten yanında gelecektim.”

Ayperi, onun sadece hayal gibi görünen sırtını seçebiliyordu ama kıkırdamasını duydu:

“Bilmiyordum, gülme!”

Merdivenlere yaklaşınca, Gündoğan onu uyardı. Aslında elini tutmasını önerecekti ama sonra vazgeçti. Onun yerine parmaklıklara tutunmasını sağladı. Kız, parmaklıklara öyle bir yapıştı ki daha üçüncü basamakta tökezledi. Gündoğan korkup çığlık atmasın diye ağzını kapayarak hemen onu belinden yakaladı ve kendine çekti:

“Bu gece çok tökezledin, Peri!”

Ayperi yine gülümsedi. Bu aptal sırıtıştan bir türlü vazgeçemiyordu. Merdivenleri, Gündoğan’a yaslanarak çıktı. Yüzünü görmüyordu ama dayandığı göğsü, beline sımsıkı sarılmış kolu ve erkeğin nefes alıp verişini hissedebiliyordu. Üçüncü kata ulaştıklarında, üzerilerine vuran ay ışığıyla sarmaş dolaş olduklarını fark ettiler ve Gündoğan ellerini hemen Ayperi’den çekerek odalara bakınmaya başladı. Koridorun en sonundaki kapının önünde durdu:

“Burası senin odan olmalı…”

Ayperi gülümsemeye devam ederken kapının kolunu çevirdi ve kapı açıldı. Çabucak odasının ışığını açtı. Kapıda bekleyen Gündoğan’ın yüzünü sonunda görebildi. Genç erkeğin alnında su damlacıkları göze çarpıyordu:

“Terlemişsin. Özür dilerim…”

“Neden?”

“Beni taşıdın, yorulmuş olmalısın ki ter içinde kalmışsın. Alnın sırılsıklam olmuş…”

Gündoğan elini alnına götürdü: “Fark etmemişim… Ama yorulmadım gerçekten, kolay kolay terlemem ben…” Erkeğin gözleri Ayperi’nin ıslak saçlarına takılı kaldı ve kızardı. Bu defa, gözlerinin de gülmesine izin vererek genç kıza baktı:

“İyi geceler… Yarın sabah ikimizin de gözleri şişmiş olacak..”

“İyi geceler…”

Kapı kapandı.

Ertesi sabah kahvaltıda Gündoğan’ın dediği gibi birbirlerini gözleri şişmiş olarak görünce sessizce bakıştılar. Sadece birazcık meyve suyu içerek okula gitmek üzere arabaya bindiler. Gündoğan şoförün yanına, Yasemin ve Ayperi de arka koltuklara oturmuşlardı. Yol boyunca, Yasemin ağaçlarla uğraştı. Ablasına sokulup yeşilliklerin güzelliğini gösteriyor, Ayperi onu dinlemekten sıkılıp kulaklarını kapayınca öne eğilip Gündoğan’a anlatmaya çalışıyordu. Araba; mavi boyalı, şirin bir okulun önünde durunca Yasemin’in sesi kesildi. Ablası, kardeşinin elini şefkatle sıkarak ona güç vermeye çalıştı. Halbuki, onun da böyle bir güce ihtiyacı vardı:

“Git ve fethet, güzelim…”

“Söylemesi kolay!” diye sızlandı Yasemin dudaklarını şişirerek.

“Hayır, değil. Bugün ben de senin gibiyim. Ben de gidip yeni okulumu fethedeceğim!”

Yasemin dakikada bir arkasına baka baka, sanki onu geri almalarını beklercesine yeni okuluna ilerledi. Gündoğan ise Ayperi’yi izliyordu:

“Merak etme… alışır.”

“Kolay olmayacak.” dedi huzursuzca Ayperi: “Okullar iki hafta önce açıldı. Şu an biraz geç kalmış sayılırız. Ayrıca, yeni öğrenci muhabbetini iyi bilirim. Ben alışkınım ama o hiç okul değiştirmedi.”

“Sen değiştirdin mi ki?” diye sordu Gündoğan. İzmir’de okul değiştirmesine şaşırmıştı.

Kızın kaşları çatıldı, daha da huzursuzlaştı. Araba ilerlerken bile Gündoğan ondan cevap bekliyordu. Susmaya devam edince, erkek ısrar etti:

“Neden?”

Ayperi sinirli olduğunu belli etmemeye çalıştı: “Bazı şeyler oldu. Boş ver…”

Kendi okullarının kapısından girerken bile konuşmadılar. Ayperi, Gündoğan’a sadece el sallamakla yetindi ve arkasını dönüp koridordaki öğrenci kalabalığına karıştı. Cevapsız bırakmak zorunda kalacağı sorulardan kaçmış olmasının verdiği rahatlama hissi ile kendi sınıfını bulmaya odaklandı. Kapılarda isimlerin yazılı olduğu kağıtları dikkatlice okuyarak geçirdiği kısa bir süre zarfından sonra kendi ismini ve dersliği gördüğünde derin bir nefes aldı. İçeri girdiğinde ise onlarca göz üzerine dikildi. Gülümsedi; ama bu sefer aptalca değil zekice gülümsedi. Geldiği ilk gün kendisinden nefret etmelerini istemezdi.

En arka sıranın önünde boş bir sıra vardı. Oraya oturdu. Etrafını seyrediyordu ki, yanında bir ses duydu ve kafasını çevirmesiyle iki siyah gözle karşılaştı. Ses çok nazikti, bakışlar da öyle:

“Merhaba!”

Ayperi izin almadan öylece sıraya oturduğunu fark etmişti:

“Merhaba!” diyerek karşılık verdi heyecan içerisinde: “Yanına oturdum ama başka yer yoktu… birisi gelecekse?...”

“Hayır, hayır. Geçen sene de boştu bu sıra, yalnızdım. Ama sanırım artık bu sene kurtuluyorum yalnızlıktan… Sen geldin… Bu arada adın neydi?”

“Ayperi! Ayperi Doruk!”

“Ben de Akın Demir, hoş geldin, yenisin galiba?”

Ayperi yüzünü buruşturmaktan kendini alamadı, ‘Ne sıkıcı bir soruydu!’

Bu sırada, Akın ile konuştuğunu gören kızlar gözlerini Ayperi’de hapsettiler. Ama bu ilgi uzun sürmedi. Öğretmenin gelmesiyle fısıltılar, bakışmalar ve de gülüşmeler yarıda kesildi.

Ayperi ise ‘yeni gelen’ suçundan ötürü ayağa kalkıp herkese kendini tanıtmak zorundaydı. Öğretmen; hobilerini, geçmişini, gelecek hayallerini sorduğunda – hem de hiç tanımadığı bir sürü yabancının önünde – genç kız yerin dibine girmek istedi. Bunun yerine, sabırla her şeyi anlattı, tabii bazı şeyleri sansürleyerek. Sırları yalnızca ona özeldi, kimsenin bilmesine gerek yoktu…

Teneffüs zili çaldığında, dersin Ayperi sayesinde bomboş geçtiğini gören kızlar, hemen sırasının etrafına dizildiler. Siyah saçlı ve mavi gözlü bir kız Akın’ı yerinden ederek yeni gelen öğrenciye sokuldu:

“Ben Bala… Tanıştığımıza sevindim, Ayperi!”

“İsmin çok güzelmiş.” dedi Ayperi içtenlikle.

Esmer bir kız daha yanlarına geldi: “Ben de takdim edeyim kendimi. Sayende ders hızlıca geçti. Adım, Hülya…”

Bütün kızlara samimi gamzeleriyle gülümserken arkalarında soğuk görünüşlü bir kızın durduğunu gördü. O hiç konuşmamıştı. Kahverengi gözleri merakla Ayperi’yi süzüyordu. Sonunda ilk ‘merhaba’ diyen Ayperi oldu.

Oysa kız bakışlarını ondan ayırmamakta kararlıydı: “Merhaba, ben de Azra… Geleceğini biliyordum. Sen; bir üst sınıftan Gündoğan’ın kuzenisin, öyle değil mi?”

Ayperi şaşırdı ve kekeleyerek: “E-evet! Nasıl bildin?” diye sordu. Tam o sırada kapıdan heyecan içerisindeki Gündoğan girdi. Ayperi, tanıdık bir yüz görmenin verdiği rahatlık hissiyle kuzenine baktı.

“Zil çalacak diye koşa koşa geldim. Ayperi!..., Azra ile…”

Erkek cümlesini tamamlayamadan, Azra yanağına bir öpücük kondurdu. Ayperi gözlerini kocaman açmış, olanları anlamaya çalışıyordu. Azra Gündoğan’a iyice sokulurken, ismini yeni öğrendiği Bala, Ayperi’nin kulağına eğildi:

“Senin kuzen ile Azra sevgililer… Gözlerini kocaman açtığına göre haberin yoktu…”

Ayperi yine gülümsedi, en güzel aptal sırıtışlarından biriydi. Gündoğan, Azra'yı da beraberinde getirerek ona yaklaştı:

“İkinizin de aynı sınıfta olduğunuzu öğrenince hemen koştum geldim…”

“Ben de, Azra’nın beni tanıdığını öğrenince şaşırmıştım… Anlatmışsın demek…”

Azra araya girdi: “Bu kadar güzel olduğunu söylememişti.”

“Ben de bilmiyordum ki… Ayperi’yi daha önce hiç görmemiştim.” dedi Gündoğan soğuk bir şekilde.

Hülya sevecen bakışlarıyla yeni gelen öğrenciyi izliyordu: “Derste İzmir’den geldiğini söylemiştin. Artık burada mı kalacaksın?”

“Bilmiyorum. Aileme bağlı… Belki liseyi bitirebilecek kadar kalırım, belki de yarıyıl tatilinde aranızdan ayrılırım…”

Azra şarkı söyler gibi konuşuyordu: “Burada kal, Ayperi! Bu kadar çabuk gitme bence… Gündoğan’ın bir kuzeni olduğunu öğrenince ve onun sen olduğunu da görünce gerçekten öyle sevindim ki… İkimizin arkadaş olmasını çok isterim. Böylece, ben yanında yokken, sevgilimin ne işler çevirdiğini usulca fısıldayabilirsin kulağıma!!!” Yüksek sesle, şuh bir kahkaha attı: “Ne dersin?”

“Sanmıyorum…”

Ayperi’nin buz gibi cevabı karşısında Gündoğan’ın rengi attı.

“Söylememem gereken şeyleri söylersem, aranız bozulabilir. Ki, laf taşımaktan da hiç hoşlanmam. Ayrıca, bensiz de gayet iyi idare edebilirsin gibi görünüyor…”

Azra’nın dudakları, bu hiç beklenmedik ve soğuk cevaba karşılık vermek için aralanmıştı ki, zil çaldı. Gündoğan onu sırasına bırakarak kapıya yöneldi ve Ayperi’ye de arkasından gelmesi için göz kırptı. Ayperi olabildiğince yavaş, onu sınıfın kapısında bekletmekten büyük bir haz duyarak yanına geldi:

“Sevgilin çok hoşmuş…”

“İyi anlaşmanızı istiyorum!”

“Ben insanlarla iyi anlaşırım genelde…”

Yanlarından Akın geçti: “Ayperi?” Gündoğan’ı görünce titizlendi ve ona dönerek: “Azra için mi gelmiştin?”

Ayperi, Akın’a hınzırca göz kırptı: “Doğan, benim kuzenim…”

“Gündoğan mı?”

Soruyu sorarken hala Gündoğan’a bakıyordu. İki erkek, bir süre birbirleriyle göz savaşı yaptıktan sonra, Akın sıkılmışçasına gözlerini devirdi ve Ayperi’ye döndü:

“Gidelim artık, yeni gelen kız! Ders başlayacak…”

Ayperi inci dişlerini memnuniyetle teşhir ederek gülümsedi. Akın bu gülümseyişin içinde amansızca erirken, Gündoğan olduğu yerde dikilmeye devam ediyordu. Genç kız ona kolunu sunan Akın ile birlikte sırasına dönerken sesi neşeyle çınlıyordu:

“Bu sene çok güzel olacak, anlaşılan. Daha ilk geldiğim gün, sevimli bir sıra arkadaşım oldu!”

Gündoğan tuhaf duygularla onları seyrederken, Azra’nın da kendisini izlediğini fark etti. Bu bakışlarda kıskanç bir panter saklıydı sanki. Kuzeninin, cıvıl cıvıl sesiyle söylediklerinin aksine, bu sene aslında çok zor bir sene olacaktı…

* * *


“Akın ile çok iyi anlaştınız!”

Ayperi dalgın dalgın manzarayı seyrederken yöneltilen soruyla sıçradı: “Efendim?”

“Dedim ki; Akın ile iyi anlaştınız…”

Ayperi kıkırdadı, bu kıkırdamada ince bir alay vardı. Zaten sonrasında sarf ettiği imalı cümle de arkasını getirdi:

“Ne o, kuzen, bana ağabeylik mi taslıyorsun?”

‘Bu ne direkt bir soruydu böyle?’ Gündoğan ne söyleyeceğini bilemedi. Yasemin neler olduğunu anlamadığı için onlara aldırmadan, yeşilliği çekilmeye ve yerini sarı bir örtüye bırakmaya başlayan ormanı seyrediyordu ama kulakları onlardaydı. Ayperi dirseklerini terasın mermerlerine koydu ve çenesini de ellerinin üzerine oturttu. Bu sırada da yan gözle Gündoğan’ı süzüyordu:

“Doğrusu, Akın çok iyi bir arkadaş olacak bana… Öyle görünüyor şimdiden. Derslerde pür dikkat öğretmeni dinliyor. Teneffüslerde, derse girecek eğitim görevlilerinin huyları ve davranışları ile ilgili bilgiler verip öğütlerde bulunuyor. Dahası, ona tiyatroyu çok sevdiğimi söyledim ve o da bana okuldaki tiyatro kulübüne katılabilmem için yardım edeceğini söyledi. Yeni olduğumdan, kimseyi tanımıyorum. Onunla bu kadar iyi anlaştığım için bir sürü kız arkadaş da edindim. Akın kızların arasında çok popüler sanırım. Ben de yanında oturduğum için kızlarla tanışıp konuşabilme fırsatı bulmuş oluyorum böylece… “

Sözlerinin yarattığı etkiyi görebilmek için Gündoğan’a yan yan baktı. Erkek gülümsüyordu:

“Senin için çok sevindim, o halde, Peri…”

Yasemin, başından beri sürdürdüğü kayıtsızlığı bıraktı ve doğruldu:

“Peri mi?”

Ayperi, Yasemin’e anlatmayı unutmuştu. Küçük kız, günlerce başının etini yiyecekti şimdi. Alt dudağını ısırarak elini kardeşinin yanağına koydu:

“Ben sana söylemeyi akıl edememişim, ufaklık! Biz, Doğan ile bir anlaşma yaptık dün gece. Gördüğün üzere, o bana ‘Peri’ diye hitap ediyor, ben de ona ‘Doğan’ diyorum sadece…”

“Peki, ben???”

‘Haydi bakalım… nereden çıktı şimdi bu?’ der gibi birbirlerine baktı Ayperi ve Gündoğan; aynı anda:

“Olmaz!” diye haykırdılar.

Yasemin omuzlarını kaldırıp indirdi: “Bana ne… Ben niçin bu anlaşmaya dahil edilmedim? Ben de o şekilde ‘Peri’ demek istiyorum sana, abla!”

Ayperi; ‘Çare bul!’ dercesine baktı Gündoğan’a. Genç çocuk, Yasemin’in boyuna eşit olmak için dizlerinin üstüne çöktü ve gözlerini sadece sarı bir ışık parlayıncaya kadar kıstı. Yüzü çok çekici bir hal almıştı şimdi. Öyle ki; Yasemin büyülenmiş gibi dikiliyordu karşısında. Sanki küçücük bir dokunuşla devrilecek gibi titremeye başladı. Gündoğan bakışlarının yarattığı etkiden memnun, ikna edici sesini kullandı:

“Yasemin, senin bana yalnızca ‘ağabey’ demeni istiyorum. Ablana da aynı şekilde. İsimlerimizi kullanmana ihtiyacın yok, güzelim… Biz senin abla ve ağabeyiniz… Bu da seninle yaptığımız anlaşmamız olsun… anlaştık mı, Yasemin?”

Küçük çocuk, Ayperi’nin ağzını hayretler içerisinde açık bırakacak şekilde başını eğdi ve itaatkar, söz dinler bir kardeş gibi – ki değildi – gözlerini yumarak;

“Peki, anlaştık…” dedi.

“Bu nasıl oldu???” diye sordu Ayperi hemen. Gündoğan onu kolundan tutarak aceleyle terastan çıkardı ve uzun boynunu öne eğdi. Bu haldeyken, kafa kafaya vermiş gibiydiler:

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır! Bu sözü duymamış olamazsın…”

“Anlayamıyorum. Nasıl yaptın bunu, Doğan? Yasemin bu kadar kolay ikna olamaz, hiç huyu değildir!!!”

Gündoğan, Yasemin’e yaptığından farklı olarak ve biraz daha ileri giderek, kollarıyla Ayperi’nin belini sardı. Onu yavaşça geriye yatırdı ve yüzünü kıza doğru yaklaştırmaya başladı. Genç kız ise, onun kollarının arasına sıkışmış, bir kedi gibi büzülmüştü. Gündoğan yaklaştıkça, göğsü her seferinde daha hızlı inip kalkıyor, titremesi artıyordu. Dili kurumuş, konuşamayacak hale gelmişti. Erkeğin gözlerinde çok tuhaf şeyler vardı, hiç görmediği bir yönünü daha görüyor gibiydi.

Gündoğan, Ayperi’nin heyecanını fark edince, gözlerinde serseri bir şimşek çaktı. Yüzünün ilerlemesini durdurdu; dudakları ile kızınkiler arasında bir iki parmaklık mesafe kalmışken, dudaklarını heyecandan ölmek üzere olan kuzeninin kulağına götürdü. Önce yavaşça üfledi, sonra da tısladı:

“İşte böyle yaptım. Elimde, lazım olduğunda kullanabileceğim çok etkili bir silahım var: cazibe!

Gündoğan şeytanca sırıtarak geri çekildi. O an, Ayperi’nin gözlerinin içine bakıp aldıkları ifadeyi görmeyi çok isterdi ama yapmadı. Kolunu, kızın belinden çekti ve onu özgür bıraktı. Ellerini masum numarası yapan bir çocuk gibi arkasında birleştirdi. Şimdi konuşma sırası Ayperi’deydi…

Genç kız ise, onu böyle gafil avlayıp kandırdığı için intikam ateşiyle yanarak söyleyebileceği ezici bir cümle düşündü. Gülümsedi, bu defaki sinir edici türdendi ve amacına ulaştı. Karşısındaki erkek tedirginleşti.

Ayperi, Gündoğan’a yaklaştı. Artık, sıra ondaydı. Yeşil gözleri halka halka yanıyordu:

“Bir an, yapmaman gereken bir şey yapacaksın sandım ve beni tahmin edebileceğinden çok daha fazla korkuttun. Ama korkum kendim için değildi, yanlış anlama!... Senin için korktum; canını acıtmaktan korktum. Biraz daha yaklaşsaydın…”

Duraksayıp cümlesinin kalanını yutmayı tercih etti: “Ama sen akıllı davrandın! Bir insanın, kuzeninin dudaklarına yapışması nasıl bir rezalet olacaksa, ödeyeceğin bedel de o kadar yakıp yıkıcı olacaktı!!!”

Ayperi biraz daha yaklaştı ama başının en üst noktası bile Gündoğan’ın çenesine yetişemiyordu. Fakat, istediği etkiyi bırakabilmek için gözleri yeterliydi:

“Cazibene gelince… Bunu sakın benim üzerimde kullanmaya kalkma bir daha!!!... Sakın!!!...”

Hızla, hatta koşar adımlarla Gündoğan’ı arkasında bıraktı. Erkek çok pişman olmuştu. Dakikaları geri almak isterken, yanından geçen şok içerisindeki Yasemin’i göremedi. Küçük kız merakla ablasını takip etti. Yavaşça kapıyı çalıp odasına girdi. Ayperi saçlarını rüzgara bırakmış, kıpırdamadan manzarayı seyrediyordu penceresinden. Az da olsa, gölün küçük bir yerini görebiliyordu…

Arkasında ayak sesleri duyunca, her zamanki sırıtışıyla döndü. Yasemin, hayretler içerisindeki yüzüne normal bir ifade vermeyi denemedi bile:

“Sizi gördüm! Ne yapıyordunuz öyle?”

Ayperi dondu. Ne cevap vereceğini bilemedi ve en sonunda da kekeledi:

“Bir soru sordum ve o da bana cevap verdi…”

“Seni öyle geriye yatırarak mı? Önce dans ettiğinizi sandım ama sana yaklaşmaya başlayınca…”

“Yasemin!!!”

Ayperi’nin sinirli haykırışı küçüğü korkuttu: “O bana yaklaşmadı, anladın mı? Sadece bir cevap verdi. Onu artık tanıyorsun; saati saatine uymayan biri o!... Tuhaf anlarından birini yaşıyordu, o kadar!”

“Ve… sana da yaşattı.” dedi çekinerek öteki.

Ayperi kaşlarını çatmış, burnunu havaya kaldırmıştı. Çenesi de iyice kalktı; bu halinde çok açık bir gurur vardı:

“Öyle de denilebilir… Artık bunu konuşmak istemiyorum. Sen de unut, tamam mı?”

“Sen unutacak mısın?”

Sevimli olmaya çalıştı: “Unutmamam için bir sebep yok. Sen de görecek ve anlayacaksın. Biraz daha büyüyünce, erkeklerin yaptıklarını görüp onlara alışmayı öğreneceksin. Bu ilk değil. Benim başıma daha niceleri gelmişti. Niçin o kadar çok okul değiştirdiğimi sanıyordun?”

Yasemin endişeli bir şekilde ablasını süzdü: “Bu kadar güzel olmak senin suçun, sanırım!”

Ayperi acı bir tebessüm etmekle yetindi. Yatağına uzandı ve üzerine battaniyesini örttü: 

“Biraz uyumak istiyorum. Dün gece uykusuz kalmıştım. Akşam yemeği için aşağıya inemeyeceğim. Söyle, lütfen!”

Yasemin; “Tamam.” dedi ve odadan çıktı. Ayperi gözlerini kapatmış, güzel rüyalarına dalmıştı bile…

* * *

Dördüncü bölüm, ikinci kısım sonu... 
5. Bölüm Yakında...
Gün Doğarmış Ay Batarken - Tüm Bölümler  ve Yabancı Terimler Sayfası ⟸
Kurgu Dünyası - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 9 Dakika
Özgün Roman - Kurgu Dünyası
4. Bölüm - 1. Kısım

İLK GÜN İLK TEMAS

Kamer fincanını, dibinde kalan kahveyi sulandırmak için ileri geri salladı. Yanına oturduğu geniş çerçeveli pencereden ay ışığı süzülüyordu. Hilal şeklini almış ay, yavaş yavaş bulutların arasında kaybolurken, kararan odada ayak sesleri belirdi. Çekingen tıkırtılar, güzel bir sese karıştı:

“Dayı, benimle konuşmak istemişsiniz…”

“Evet,  Ayperi.” derken, karanlıkta kızın yüzünü aradı.  “Gel, otur karşıma…”

Kız itaat ederek tam karşısına oturdu. Merakla kırpılan kirpikleri geceyle yarışacak kadar koyu görünüyordu. Kamer koltuğunun altında gizlediği albümü Ayperi’ye uzattı.

“Al bunu. Eminim, sende annenle ilgili pek fazla resim yoktur. Giderken, en çok sevdiği birkaç resmini almıştı sadece baban. Hatıralar gibi, diğer bütün resimler de bende kaldı. Al bunu, yavrum.”

“Teşekkür ederim.” Nefesi titriyordu, sesine de yansıdı: “Bendeki tüm fotoğraflarında annem hep gülümsüyor. Ben de ona benzeyebilmek için her durumda gülümsemeyi seçiyorum. Doğru mu yapıyorum sizce?”

“Çok doğru yapıyorsun hem de.” dedi Kamer içini çekerek. “Buraya gelişin beni öyle mutlu etti ki! Halbuki baban… giderken seni arada buraya, bu eve getireceğine söz vererek gitmişti…  Büyüdüğünde yaz tatillerinde de gelir demişti…”

“Olsun, şimdi buradayım, yanınızdayım. Annemin büyüdüğü evdeyim. Sonunda tanışabildik!…” 

Yeğenle dayı el ele tutuştular. Kamer istemeyerek de olsa merakına yenilerek bir soru yöneltti genç kıza:

“Kemal, Yunanistan’da ne kadar kalacak? Bana ‘kızlarımın Türkiye’de okumasını istiyorum.’  dedi. Bu da uzun kalacakları anlamına geliyor herhalde?”

“Öyle sanırım. Aslında Atina’daki bankanın müdürlüğüne gönderileceğini duyunca çok sevindi. Hatta ‘belki bölge şefliğine bile yükselebilirim.’ diye günlerce hayal kurdu. Gerçi İzmir’deyken de böyle hayalleri vardı ama Atina’da daha şanslı bu konuda. Orada donanımlı ve deneyimli amir yokmuş sanırım. Babam da onların başına gönderildi zaten. Bu nedenle de uzun kalacaklardır diye tahmin ediyorum.”

“Ne güzel olur!” derken sevincini belli etmemek için hiçbir çaba sarfetmedi Kamer. Yeğeni ile ne kadar vakit geçirebilirse o kadar iyi olurdu onun için. Hatta hiç dönmeseler de olurdu. Yine düşüncelere dalarken başını bulutlardan kurtulan yarım aya çevirdi. Belirgin hatlara sahip çenesi ay ışığıyla parlarken, yanında bir kıkırdama duydu:

“Ne oldu, küçük hanım. Niçin gülüyorsun böyle kıkır kıkır?”

Ayperi kendini ayıplarken uygun bir cevap düşündü: “Şey… dayı… benim durduğum bu pozisyondan size bakınca, ay ışığıyla aydınlanmış profiliniz, bizim evdeki –annemin kıymetlisi- fildişi heykelciklere benziyor da…”

İşte Kamer’in beklediği an gelmişti, şimdi yalnızlarken rahatça giderebilirdi içini kemirip duran merakını:

“Kemal’in karısı Canan’ı seviyor musun, Ayperi?”

Kız gözlerini kırpamadan dayısına baktı. Nasıl bir cevap vermesi gerekiyordu ki?

“Şey… aslında…”

“Söyle, yavrum. Çekinme!” diye destekledi Kamer canı giderek.

Ayperi cesaret bulunca yanıtı verdi: “Annemin yerini tutamaz tabii fakat… sanki annemmiş gibi seviyorum… ama üzülmeyin dayıcığım. Dediğim gibi; gerçek annemin yerini tutamaz sevgisi…”

“Üzülmedim… aksine…” Yalan söylüyordu. Bu dünyada hangi kardeş, vefat etmiş kız kardeşinin üzerine böylesi yepyeni bir örtü çekilmiş olmasına üzülmezdi ki: “Sana iyi davranmış olması çok hoşuma gitti…”

“Canan Anne beni asla Yasemin’den ayırmamıştır, inanın. Hatta, bizim küçük cadı duymasın, bana çok daha fazla düşkündür.” Düşünmeden konuşmaya devam ediyordu Ayperi, konuştukça açık verdiğinin farkında değildi: “Babam gerçek annem olmadığını söyleyene kadar onu annem sandım. Bir annenin çocuğuna duyabileceği merhametin de ötesindeydi onun şefkati. Yasemin’e kızar, köpürür; bana ise hiç sesini dahi yükseltmezdi.”

Kamer’in gözleri doldu: “Lamia’nın gözü arkada açık kalmadı o halde. Anladığım kadarıyla; baban kendine çok iyi bir eş sana da çok şefkatli bir ‘cici’ anne seçmiş.”

“Evet, öyle…” derken başıyla da onayladı Ayperi: “Hiçbir zaman Canan’ı bir üvey anne, Yasemin’i de bir üvey kardeş olarak görmedim. Böyle sevecen insanları kim yadırgayabilir ki?” Tebessüm maskesini yüzüne geçirmenin vakti geldiğini anlamıştı: “İşte Yasemin…  tanıdınız, dayı. Ne şeker, değil mi? Hayat dolu. O varken hiç sıkılmazsınız, öyle sevimli, öyle eğlencelidir ki…”

“Ne güzel gülümsüyorsun, seni yaramaz!” diyerek parmağını salladı Kamer: “Anneni taklit etmeyi iyi öğrenmişsin.”

“Taklit etmeyi çok severim. Tiyatroyu da öyle. Oyunculuk yeteneklerim sayesinde sizi kolaylıkla kandırabilirim, dayı!”

Kamer uzun bir kovalamacadan sonra teslim olmaktan başka bir çaresi kalmayan kaçak suçlular gibi ellerini havaya kaldırdı:

“Tamam, pes ettim. Beni kandırabilirsin…”

“Eller havaya mı oynuyorsunuz?”

Gündoğan cezbedici sesiyle konuşmalarını böldü. Ellerini kalçalarına dayamış hesap sorarcasına sırıtıyordu. Koyu kızıl saçları karanlıkta, yanar döner ışıklar gibi simsiyah parlıyordu. Bunun aksine ölüleri andıran saydam ve beyaz yüzü siyah saçlarıyla çelişiyordu. Ayperi kuzeniyle ilgili yepyeni bir şey fark etmişti:

“Saçların koyu kızıl mıydı senin?”

Kamer, az önceki üzgün ve kederli halinden kurtulmuş bir şekilde keyiflice gülümsedi: “Oğlumun bilmecelerinden biri daha, Ayperi kızım… Saçları siyah aslında ama gece karanlığında kızıllaşıyor. Bir de ay ışığının altında gör. Çok tuhaf, değil mi?”

“Evet, tuhaf!...” Ayperi’nin cam gibi kırılgan gözleri Gündoğan’ı süzdü. Ciddileşmişti bir anda genç kız ama diğeri buna aldırmadı; büyüleyici sesini kullanarak cezbetmeye kararlıydı:

“Seni kapmaya geldim, Ayperi! Yasemin’i de alıp sizi atın üzerinde gezdirmek istiyorum. Orman geceleri bir başka oluyor!”

Ayperi heyecanladığından renk vermemek için başını eğdi:

“Yasemin çoktan uyudu bile…”

“Olsun, sen gel!”

Gündoğan, daha Ayperi fark edemeden kızın elini avuçlarının arasına aldı. Ayperi titredi: “Elin çok soğuk… Bunca vakit dışarıda mı kaldın?”

“Kanım soğuktur benim…”

Ayperi’yi uçurur gibi çekerken, babasına seslendi: “Bizi merak etme, baba. Çok geç olmadan döneriz.”

Kamer ‘Dikkatli olun!’ derken memnun gülücükler saçıyordu.

Ayperi, göz açıp kapamasına fırsat kalmadan kendini atın üzerinde, kolları Gündoğan’ın beline sarılmış, hışırdayan ağaçların arasında buldu. Kuzeninin kulağına fısıldadı:

“Çok hızlısın. Ne zaman ne yaptığımın farkına varamadım… “

“Daha bu hiçbir şey!”

Gündoğan’ın kahkahaları Ayperi’nin ürpermesine neden oldu. Düşüncelerini bir kenara bıraktı, çünkü bu düşüncelerden korkuyordu. Aklına Yasemin’i getirdi:

“Yasemin olsaydı, şimdi çığlık çığlığa bağırırdı!”

“Neden?”

“Sanki uçuyor gibiyiz de ondan!!!”

Ayperi etrafına bakındı. Görebildiği tek şey; ay ışığının ağaçların arasından süzülen aydınlık demeti idi. Işıktan yoksun kalan köşeler, çıldırtacak kadar karanlıktı. Gözleri, ayaklarına takılı kaldı. Yeri göremeyecek kadar hızlı gidiyorlardı ve ağaçlardaki dalların üzerinde koşuyorlarmış gibi büyük gürültüler çıkartıyorlardı. Ayperi etrafa bakmayı bırakınca Gündoğan’a fazla sıkı sarılmış olduğunu fark etti. Başı çoktan geniş omuza düşmüştü bile. Hemen silkindi ve daha mesafeli bir pozisyon aldı. Gündoğan’ın fark etmemiş olmasını diledi.

“Ne oldu?” dedi genç erkek tam da o sırada.

Ayperi, dileğinin kabul edilmediğini anlayınca kızardı: “Sana fazla sarılmışım, hızla aram pek iyi değildir.”

“O zaman daha sıkı sarıl, çünkü hızlanacağız!”

“Neee???!!!” Ayperi resmen çığlık atmıştı. “Hızlanmayalım, kuzen. Midem bulanmaya başladı. Zaten çok da karanlık. Bu hız denemesini daha aydınlık bir günde yapsak?”

Gündoğan’ın sesi çok eğleniyor gibi geliyordu: “Geceyi sevmiyor musun?”

“Tercihim her zaman aydınlıktır!”

“Benim de tarm tersi; karanlık…”

Ayperi artık yalvarıyordu: “N’olur??? Şimdiye kadar zor dayandım. Duralım, lütfen!!!”

Rüzgar isimli at birden durunca, Ayperi ister istemez Gündoğan’ın sırtına yapıştı. Hemen geri çekildi ve usta bir biniciymiş gibi attan indi. Korku; olmadıkları olduruyordu.

Ayperi’nin her zamanki gibi gülümsemesini bekleyen Gündoğan, ateş püsküren yeşil gözlerle karşılaşınca duraksadı:

“Çok mu ileri gittim?”

“Tahmin bile edemezsin! İlk defa ata biniyorum ve hıza alışık değilim! Ki zaten bu da son binişim olacak!”

“Özür dilerim…”

Rahatlamaya ve sakinleşmeye çalışan Ayperi, Gündoğan’ın küçük bir çocuk gibi boyun bükmesini görünce keyiflendi. Şimdi sırada, ‘hırçın ve söz dinlemez Ayperi’ vardı.

“Bir daha ata binemeyeceğim korkudan, kuzen! Mutlu musun?”

“Özür diledim ya!”

Erkek, kızın sakinleşeceğini düşünmüş ama düşündüğü gibi olmamıştı. Yemekte Yasemin’in kırıcı sözlerine katlanabilen aynı kız; şimdi karşısında en kavgacı haliyle dikiliyordu.

“Midem öyle bir bulandı ki, bir an önce eve dönmek istiyorum ve bu bulantı hissi de sen özür dileyince maalesef öyle bir anda gitmiyor! Uyarmıştım seni…”

“Sakin ol biraz, Ayperi!”

“Ben sakinim, kuzen!”

Gündoğan sinirlendi: “Bana ‘kuzen’ deyip durma sürekli. Bir adım var benim, yoksa unuttun mu?”

“Hayır, unutmadım ama ismin çok uzun, kuzen! Harfleri öyle bir tısladı ki, ‘kuzen’ sözcüğü Gündoğan’ı çıldırttı. Nefes alıp vermeye başladı. Aldı verdi, aldı verdi, aldı verdi. Siniri geçmiyordu. ‘Kahretsin!’

Ayperi kıkırdamaya başlayınca, Gündoğan ona dik dik baktı: “Ne yapmaya çalışıyorsun?”

Genç kız gülümsedi. Savaş bitmişti. Gündoğan da rahatladı: “Bir an hiç gülmeyeceksin sandım…”

Ayperi arkasını dönerek ormanda gece keşfine çıkmış sıradan bir gezgin gibi yürümeye ve bastığı yerleri, hareket eden yaprakları incelemeye başladı:

“Kızınca çok komik oluyorsun ve yeni bir bilmeceni daha görmüş oldum.”

“Neymiş o?”

“Gözlerin önce sarıydı ama sinirlenince kızıla çaldı. Yoksa ay ışığının oyunu mu bu da?”

“Ne?”

“Ne sinirli bir ses tonu bu böyle?” Kız ellerini arkasında birleştirerek dal ve taşların üzerinden zıplaya zıplaya yoluna devam etti.

Gündoğan, Rüzgar’ın yularını bir ağaç dalına hızlıca geçirerek, Ayperi’yi takip etti:

“Dur, yavaş ol. Buraları pek güvenli değildir. Durmak istememem bu yüzdendi.”

Ayperi’nin rüzgarla dans eden sesi Gündoğan’a süzüldü…

“Bana bir şey olmaz. Ayrıca, ben başımın çaresine bakabilirim.” Duyulamayacak şekilde fısıldadı: “Nasıl korunduğumu görseydin, küçük dilini yutardın…”

“Görmek isterdim!” Gündoğan birden Ayperi’nin yanında belirince, kız sıçradı ve tökezledi. Ayağı taşa takıldı ve yamaçtan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Onu gözden kaybeden Gündoğan, sesleri dinledi. Tek bir çıtırtı bile yoktu. Seslenmeyi denedi:

“Ayperi!... Ayperiiii!!!”

Yanıt yoktu. Yine seslendi ve yamaçtan aşağıya indi. Gözleriyle çevreyi taradı, yine seslendi:

“Ayperiii!!!”

Uzun dakikalardan sonra Ayperi sinirli bir çığlık attı: “Doğan… Doğaaaan!!!”

“Neredesin?”

“Gel çıkar beni buradan, batıyorum. Çıkamadım, kahretsin!”

Gündoğan onun nerede olduğunu anladı; bataklığa saplanmıştı. Hızla koşarken, bir yandan da Ayperi’nin duyabileceği kadar yüksek sesle:

“Ne macera ama… Daha ilk geldiğin gün bütün belaları mıknatıs gibi çektin!” diye bağırıyordu.

Bataklığa ulaştığında, Ayperi bir kere daha şaşırttı onu. Omuzlarına kadar batmış olduğu halde, sakin sakin Gündoğan’a bakıyordu. Söylenmeye başladı:

“Nasıl çıkamam, anlamıyorum…”

Gündoğan daha da şaşırdı: “Anlamak için değil de çıkmak için çalışırsan daha yararlı olur senin için!”

Ayperi sabırsızca bağırdı: “Denedim ama… çok tuhaf… olmadı!”

Gündoğan ‘Bu kızın aklında bir sorun var, bunun başka bir açıklaması yok’ diye iç geçirdi. Tekrar seslendi:

“Adı üzerinde; bataklık… Ancak yardım alarak çıkabilirsin!” Elini uzattı: “Şimdi bana elini ver.”

Ayperi onun dediğini yaptı ama yetişemedi. Omuzları battığı için kollarını yeterince uzatamıyordu:

“Olmuyor… Sen en iyisi biraz uzaklaş. Ben bir daha deneyeceğim…”

Gündoğan öfkeden köpürdü: “Saçmalama! Seni burada bırakamam. Elini uzat çabuk. Bu sefer olacak.”

Ayperi uzatmadı. Gündoğan, kızın boynunun da batmaya başladığını görünce korktu:

“Peri! Elini ver…!!!” Bataklığa kendisi de girdi ve zorla Ayperi’nin elini tuttu, onu çekmeye çalıştı. Kız çılgınca bağırdı:

“Çık çabuk, git dedim!!!... Ben çıkarım… Sen de batacaksın…”

Gündoğan, bataklıkta artık sadece başı görünen Ayperi’ye baktı. Gözlerinde hiç korku yoktu. Oysa kendisi onun adına da korkuyordu. Gözlerini kapattı ve daha da şiddetli çekmeyi denedi:

“Sen batarsan, ben de batarım, anladın mı???”

Bunu, gözlerini tekrar açıp doğrudan Ayperi’ye bakarak söylemişti. Kız direnmeyi bıraktı. Bataklık içinde ilerlemeyi deneyerek boşta kalan eliyle erkeğin beline sarıldı. Erkek bir daha çabaladı, olmadı.

Ayperi, Gündoğan’ın elini bırakıp, iki eliyle de onu sıkıca sardı, aşağıya doğru çekiliyordu:

“Sahiden, ben batarsam, sen de mi batacaksın?”

Gündoğan renkten renge giren kehribar gözlerini, Ayperi’nin yeşil mücevherlerine dikti ve gülümsedi:

“Peri!... Batmayacağız… Buna izin vermeyeceğim!”

Ayperi umutla başını salladı. Ona inanmak istiyordu.

Gündoğan derin bir nefes aldı. Önce Ayperi’yi kucaklayıp çıkardı bataklıktan, sonra kükrercesine haykırarak kendi bacaklarını da bataklıktan kurtardı. Ayperi soluk almadan Gündoğan’ın renk değiştiren gözlerini seyrediyordu. Onun kucağındaydı ve kollarını küçük bir çocuk gibi boynuna dolamıştı.

Gündoğan son bir gayretle bataklıktan tamamen kurtuldu. Ayperi’yi yavaşça kucağından indirerek yere bıraktı. Kız, yabani dallarla örülmüş çimenlerin üzerine uzandı, göğsü inip kalkıyordu.

Gündoğan da yanına uzandı. Ayperi, konuşacak gücü bulduğunda, sessizlik bozuldu:

“Teşekkür ederim, sen olmasan…”

“Batmana izin vermeyeceğimi söylemiştim.”

Genç kız gülümsedi:  “Çok güçlüymüşsün! Boynuma kadar batmışken, beni kucağına almayı başarabildin!”

Gündoğan kızardı: “Her şey bir anda oldu. Nasıl yaptım, ben de bilmiyorum…”

Ayperi doğruldu ve üstüne baktı. Koyu kahverengi, zift kıvamında bir sıvıyla kaplı olduğunu gördü. Saçları da batmıştı. Temiz olan tek yeri; yüzüydü. Gündoğan’ın kolunu tuttu:

“Doğan! Benim temizlenmem lazım. Bu halde dönersek başımıza gelenleri öğrenirler. Ayrıca sen de…” durdu.  Erkeğin efsunlu bakışlarını çözmeye çalıştı: “Ne oldu?”

Genç çocuk ayağa kalktı: “Bana… ‘Doğan’ dedin!”

“Ne var bunda?” Ayperi anlamayan gözlerle onu inceledi. “Sana kimse daha önce ‘Doğan’ şeklinde hitap etmedi mi?”

Gündoğan kaşlarını çattı:

“Çok garip… İlk andan beri, bana ismimle hitap etmedin hiç! Sonra da ismimin çok uzun olduğundan yakındın. Oysa şimdi kısaca ‘Doğan’ diyorsun. Bu daha önce başıma gelmemişti. Herkes uzun olduğunu söylese de kimse bu şekilde bir kısaltma gereği duymamıştı. Sen böyle kısaltınca…”

Ayperi de ayağa kalktı:

“Sen de bana ‘Peri’ dedin! Ödeştik…”

Gündoğan gözlerini devirdi: “Çünkü sen de biliyorsun ki benim annemin adı ‘Peri’ idi… Bir kez olsun onun adıyla kanlı canlı birine seslenebilmek istedim…”

Ayperi sıkıldığını gösterir gibi başını salladı: “Biliyorum, biliyorum… isimlerimizin hikayelerini biliyorum! Benimkisi babanın ve annenin isimleriyle oluşturulmuş.”

Gündoğan boş boş bakınca, Ayperi devam etti: “Dayımın ismi ‘Ay’ anlamına geliyor… Ne kadar da romantiklermiş, değil mi…?” Biraz düşündü: “Madem, annenin ismini kullanabilmek seni mutlu ediyor; bana ‘Peri’ diyebilirsin… Ben de senin o uzun mu uzun ismini söylemekten kurtulur ve sana kısaca ‘Doğan’ derim. Anlaştık mı?”

Gündoğan sevinçle elini uzattı ve tokalaştılar: “Anlaştık!”

İki genç, birlikte yamacı geri tırmandılar ve Rüzgar’ı buldular. Gündoğan yavaş gideceğine söz vererek Ayperi’yi ikna etti. Kuzeninin sözünü tuttuğunu gören Ayperi, çok rahatladı ve gece gezisinin keyfini çıkardı. Doya doya tatlı esintiyi duyumsuyordu ki, gördükleri karşısında nefesi kesildi. Gündoğan’ın beline sardığı ellerini daha da kenetleyerek, çocuğun soluklanmasına fırsat vermeyecek kadar sıktı. Gündoğan, Ayperi’nin heyecanını fark etti:

“Aslında, daha gecenin en başında seni buraya getirecektim ama izin vermedin… Beğendin mi?”

“Bayıldım!!!” Kız, atın üzerinden indi ve ellerini göğsünde kavuşturdu. Heyecanı görülmeye değerdi…

Yarım ay, yeryüzüne inmiş bir hilal gibi gölün üzerinde pırıl pırıl ışıklar bırakarak ağaçları aydınlatıyordu. Göl, yakamozların kaynaştığı uçsuz bucaksız bir denizdi sanki. Ay, bütün yıldızları söndürmüş, gökyüzünü siyah bir güzelliğe bürümüştü. Kurbağa sesleri ve nergislerin üzerine konan ateş böceklerinin kanat çırpışları sessizliği gölgeliyordu. Ayperi büyülenmiş, kıpırdamadan manzaraya kilitlenmişti.

Gündoğan, sesini duyurabilmek için onu sarsmak zorunda kaldı:

“Peri… Peri???”

“Teşekkür ederim… Çok güzel… burası çok güzel!!!”

Ayperi kendini gülümsemekten alıkoyamadı. Bu her zamanki tebessümüydü ama Gündoğan, artık onun aptal olduğunu düşünmüyordu:

“Hadi, saat gece yarısını çoktan geçti; üçe geliyor. Babam uyumadıysa, saçlarını yola yola bizi bekliyordur.” Kendi de gülümsedi….

Kız ona itaat etti ve kocaman bir çalılığın arkasına girip soyundu. Saklana saklana kıyıya yaklaştı ve suya girdi. Elindeki kıyafetleri suya batırıp çıkarırken, gözleri Gündoğan’ı aradı. Oysa, Gündoğan çok uzak bir köşeye çekilmiş pantolonunu yıkıyordu. Ayperi yalnız kaldığını sanarak korktu ve seslendi:

“Doğan??? Neredesin???”

Gündoğan, çalıların ardından başını çıkardı: “Karşıya bak!”

Etrafına bakındı: “Hala göremiyorum…”

“Ateş böceklerinin olduğu yerdeyim.”

Ayperi, Gündoğan’ı görünce şaşırdı. Böcekler gölün üzerinde yanan bir alev varmış gibi tepecik oluşturmuşlardı.

“Canın yanmıyor, değil mi? Alevlerin içinde kalmış gibisin…”

“Senden saklanmak için burayı seçtim.” diye çınladı Gündoğan.

Ayperi giysilerini yıkamış ve biraz kurutmuştu bile. Hemen giyindi. Ellerini kullanarak saçlarını taradı ve geriye attı, hazırdı:

“Doğan! Ben hazırım!”

“Ben de!”

Ses yine arkasında belirivermişti. Ayperi elini kalbine götürdü:

“Buna alışsam iyi olacak. Bir gün kalpten ölebilirim…”

Gündoğan neşe içinde kolunu sundu: “Gidelim, prenses! Atınız sizi bekliyor…”

Ayperi kıkırdadı: “Prenses mi? Atım, öyle mi?”

“Tabii,” diyerek güldü Gündoğan. “Sen bir peri değil misin? Bu gece böyle parladığına göre, ancak bir peri prensesi olabilirsin!”

“Yalancı!!!...” derken yüzünü ekşitti genç kız. Saçlarını savurdu. “Beni parlatan aşkınızdır, prensim!”

Gündoğan kırmızı bir domatese döndü. Dili tutulduğundan, ağzını açamadı. Ayperi renkten renge giren kuzenine bakakaldı:

“Hemen de kızarıyorsun, kuzen. Sen öyle söyleyince, ben de dayanamadım. Bu sözü bir oyunda söylemiştim.”

“Oyun?” Gündoğan, Ayperi’ye bakamıyordu.

“Evet. İzmir’de tiyatro kulübündeydim.”

Gündoğan rahat bir nefes aldı. Ayperi’nin rahatlığı ve açık sözlülüğü defalarca kızarmasına neden olmuştu bu akşam.

Genç kız, ona iyice alışmıştı. Yoksa kuzeninin sandığı gibi sıcakkanlı ve rahat bir kız değildi. Gündoğan’ın sustuğunu görünce, ona aldırmadan güzel manzarayı seyretti. Onun kolunda uçuyor gibi yürüdüğünden ötürü taşlara takılıp düşmekten korkmayarak huzurla; son bir defa daha ay ışığının dalgalarını, yapraklarla dansını ve büyüleyici aydınlığını seyretti. Birazdan güneş doğacak, ay batacaktı…

* * *

Dördüncü bölüm, birinci kısım sonu...
4. Bölüm - 2. Kısım
Gün Doğarmış Ay Batarken - Tüm Bölümler  ve Yabancı Terimler Sayfası ⟸
Kurgu Dünyası - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉